5 Kasım 2008 Çarşamba

eternal sunshine of the spotless mind

bu filmi overrated bulanları anlıyorum, gördüğü ilgi şaşırtabilir. ama neden sevildiğini anlayamamalarını anlayamıyorum. bunu anlamak için sosyolog ya da sinematolog olmaya gerek yok. mevzu, eski sevgili mevzusudur. bana göre ise, bu filme ne söylesem, ne yazsam az. müzikleri olsun, senaryosu olsun, replikleri olsun...

(spoiler!)
joel: i'm so happy, just happy... i can die right now...

joel: you don't have to be afraid of silence, clementine. constantly talking isn't necessarily communicating.

joel: wait.
clementine: what joel? what do you want?
j: i don't know. just wait. i just want you to wait for a while.
c: okay.
j: really?
c: i'm not a concept, joel. i'm just a fucked-up girl who is looking for my own peace of mind. i'm not perfect.
j: i can't think of anything i don't like about you right now.
c: but you will. you will think of things. and i'll get bored with you and feel trapped because that's what happens to me.
j: okay.
c: okay.
the end

03.07.2008

dogville

(spoiler!)
bira açılır, abur cubur getirilir, heyecanla film takılır ve seyretmeye başlanılır. ancak giriş bölümü bir türlü bitmemektedir. 2. cd takılıp bu durum nereye kadar devam etmekte acaba diye bakılır. film, film gibi değil. evet ilk yarım saat bir hayal kırıklığı idi. ama daha sonra bu his yerini garip bir ruh haline bıraktı. hayranlıkla karışık ama aynı zamanda karamsar bir ruh hali.
insan doğasının tüm kiri, çamuru, bencillikleri, döneklikleri, bunlar var ama önemli bir diğer konu da baba-kız ilişkisi. aslında bütün hikaye bu ilişkideki problemden doğup, bu problemle sona eriyor.
bir başka çarpıcı nokta da aşkın insan doğasına yenilişi. (eğer o aşk idiyse)
hülya avşar bir filmde bir şekilde (!) zengin olup kovulduğu kasabaya gelir ve cami, okul vs yaptırıp onu kovanları aşağılar ve önünde diz çöktürür. bu da bir intikam yolu olarak her türk'ün kafasına yerleşmiştir. filmin finali bana bu türk filmini anımsattı. mesela grace misyon evini yıkıp bir kilise yaptırsaydı, büyük bir çan kulesi de yanında. bir de fabrika kurup, herkese aş ve iş imkanı sağlasaydı fena mı olurdu. çocuklar için de okul tabii.
sonuç olarak film çok eğitici ve düşündürücü. film gibi film olsaydı bu kadar iyi anlatılamazdı herhalde insan doğası.
filmden bir diyalog:
grace: köpekler (tecavüzcüler, katiller vs. kastediliyor) sadece kendi doğalarına uyarlar. neden onları affetmeyelim?
babası: köpeklere pek çok yararlı şey öğretilebilir. ama her doğalarına uyuşlarında affedersen bunu yapamazsın.
26.07.2004

brokeback mountain

( spoiler!)
hiç bir feminen işaret vermeyen, klişe homoseksüel tavırlarını göstermeyen iki taş gibi erkeğin birbirlerine aşık olmalarının ve baş etmek zorunda oldukları "mahalle baskısı"nın öyküsü. her yasak aşkta olduğu üzere yüksek dozda özlem, çaresizlik, yüksek beklentiler, ruhsal ve fiziksel engeller, tutku, tükeniş ve tüketiş üstüne bir film.

31 Ekim 2008 Cuma

michael franks özel programı

mütevazi ama mükemmel müziğin ustası, michael franks için özel program:
http://rapidshare.com/files/159266535/stream.2008-10-28-michael_franks.zip.html
by dj-auro
1. samba da soho
2. popsicle toes (duet with diana krall)
3. the dream (featuring the yellow jackets - live)
4. monkey see monkey do
5. the lady wants to know
6. when i give my love to you (duet with brenda russel)
7. when the cookie jar is empty
8. loving you more and more
9. mr. blue (featuring david sanborn on alto sax)
10. tell me all about it (duet with laura fygi)
11. somehow our love survives (bozuk)
12. rainy night in tokyo
13. tiger in the rain
14. inside you
15. antonio's song

7 Ekim 2008 Salı

Salvador Dali


karısı gala dali 'ye olan aşkının, hayranlığının ve ihtiyacının bütün hayatına ve sanatına egemen olduğu hissedilir. nitekim l’amour et la mémoire 'nin (love and memory, 1931) 12. ve13. sayfasında yer alan şiirinde şuna benzer sözler etmiş:
...
gala'nın acısından
- ki benim acımdır
gala'nın ölümünden
- ki benim ölümümdür
başka hiç bir şey hayatıma dokunamaz
...
bu denli arıza bir adamın ömrü boyunca monogam bir hayat sürmesi çok istisnai bir durum. gala'nın dali'de bulduğu sadece dolarlar olmasa gerek. muhakkak sıradan insanların anlayamayacağı sıradışı bir aşk vardı aralarında, hiç bitmeyen cinsinden..

not: şiirin tamamı sakıp sabancı müzesi'ndeki sergide okunabilir. ne yazıkki nette yok.

27 Eylül 2008 Cumartesi

kız çocukları


- ablamın üstünü ben örtsem?
- olur
- büyüyünce hazırlık olsun diye..

duru 7 yaşında. uyuyan ablasının üstünü örtmek istedi, çünkü büyüyünce bunu yapacağını ve şimdiden öğrenmesi gerektiğini düşündü. bu fazla içgüdüsel bir güdü. iyi bir anne olma endişesini taşıması bir kız çocuğunun ve bir an önce staja başlamak için can atması, düşünmeden, kendiliğinden öğrenmeye başlaması, bacak kadarken kendini anneliğe hazırlamaya başlaması ne biçim bir kodlamadır.

16 Eylül 2008 Salı

l'appuntamento

http://www.sourberry.org/programlar/119

sourberry 'de yapmış olduğum, şu anda ara verdiğim italyanca müzik programımın adı. randevu demek, ilham veren ise ornella vanoni 'nin güzel şarkısı. ilk 15 programın podcastleri sitede mevcut, ancak indirmek için sözlük yazarı olmak gerekiyor, 16. ve 17. programları ben yorumlara ekledim. vaktim olursa linkleri buraya koymayı istiyorum. ciddi ciddi öğretmeye çalışmamı, öğretmen havalarına girmemi dinlemek komik oluyor. öyle bir anı oldu...

8 Eylül 2008 Pazartesi

milli eğitimden, ithal eğitime...

1925 yılında türk milli eğitiminin temelini atarken atatürk şunu sormuş: "türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi mektep ve medrese olarak birbirinden tamamen başka iki kuruma pay etmeğe katlanabilir miydi?"

bugün tüm güçlü ve bağımsız devletlerde olduğu gibi eğitimde ve öğretimde birliği sağlayarak, eğitimin dinselleştirilmesinin önüne geçmişti, çünkü en büyük tehlike cehaletti. eğitim milli olmalıydı, çünkü, dışardan alınacak akıllarla yürütülmeyecek kadar hassas ve ciddi bir işti. kıt kaynaklarla köylere enstitü kurmak gibi bir ütopya bile gerçek olabildi.

sadece az gelişmiş ve sömürge olma özelliği gösteren ülkelerde farklı eğitim anlayışlarına izin verildiğini; çünkü, farklı zihniyetlerin denetiminde olan farklı eğitim anlayışlarının beraberinde çatışma ve kaos getireceğini biliyoruz. bunu abd de bildiği için 1949'da abd ile ilk eğitim anlaşması inönü'nün cumhurbaşkanı olduğu dönemde imzalanıyor ve türkiye'nin son 50 yılına şekil veren siyasetçiler, gazeteciler, bürokratlar abd'ye rockfeller *, ford, eisenhower* burslarıyla gidip, döndüklerinde başbakan bile olurken, abd'li uzmanlar ise danışman olarak meb'de görev alıyorlardı.

eğitimin dinselleştirilmesi ve milli olmaktan çıkması ne yeni, ne de sadece sağ iktidarların dönemine denk gelen bir durum. bu politikaların sonucu olarak bugün açık ve ortada bir gerçek olarak üniversite öğrencilerine yurt hizmetini tarikatlar ve cemaatler veriyor. çocuklar otogarda karşılanıp bu yurtlara yerleştiriliyor ve girişte hangi gazeteyi okuduğu, değiştirmek isteyip istemediği gibi soruların sorulduğu anketler uygulanıyor. bu yurtlar meb'e bağlı olarak faaliyet gösteriyor. özel ve "atatürkçü" (onlar kendilerini böyle tanımlıyorlar) yurtlar ise genellikle çok pahalı ve zaten az sayıdalar. dar gelirli ve hatta fakirlik sınırındaki öğrencilerin çağdaş, temiz bir yurtta kalması imkansız, kaldı ki paranız olsa da her yerde böyle bir yurt bulmak mümkün değil. bugün neredeyse her ilçede bir yüksek okul var, kibrit kutusu şeklinde binalar yapılıyor ve işte size üniversite. hemen yanında da bir cemaat yurdu veya evi çok kısa sürede bitiveriyor. devlet yurtlarının sayısı sınırlı, eğer şanslı iseniz yurt çıkabilir. fakat, bakımsız ve metruk bu binalar, hizmet ise yok, devlet yutlarında yaşamak çok zor genç bir üniversiteli için. sadece günde 2 öğün yemek çıktığı için, sadece bir çatı olduğu için, sadece başka çare olmadığı için meb onaylı, meb denetimindeki cemaat yurtlarında kalmak zorunda olan ve üniversite eğitiminin yanında bir de medrese eğitimi alan, belirli gazete, dergi ve kitapları okumak zorunda bırakılan binlerce üniversite öğrencisi var.

4 eylül 2008 tarihli seda sayan şovunda prof. dr. süleyman ateş ve şadiye furkan demirtaş adet döneminde kadın oruç tutar mı tutmaz mı şeklinde son derece somut bir konuda tartıştılar. ünlü türk düşünürü seda sayan şadiye hanımın kitaplarını okuduğunu, çok değerli bir yazar olduğunu, "ilahiyatçı olmadığı" halde düşüncelerine çok değer verdiğini söyledi. (seda sayan, kamuoyu araştırmalarına göre neredeyse ordudan sonra halkın en güvendiği isimlerden.) süleyman ateş haklı olarak sinirlendi ve "beni kaybettiniz" dedi. şadiye hanım ise kendisini şöyle savundu " ben ilahiyat okumadım ama 9 sene medrese eğitimi aldım..." ne seda sayan, ne de orada bulunanlardan birisi "türkiye'de medrese eğitimi kaldırılalı neredeyse yüzyıl olacak, nerede bu medrese?" diye sormadı. ismail nacar telefonla bağlanarak süleyman ateş'e itibar etmediğini bildirdi, ben kulaklarımla duymadım ama altyazıda aynen böyle yazıyordu.

bu manzara için akp iktidarının eseridir demek saflık olur. kökü çok eskiye ve derinlere dayanan sömürgeci politikaların ve bu amaç için kullanılan, sadece menfaatlerini düşünen kadroların, işadamlarının emeği ve azmi var. % 47 de bu politikaların doğal bir sonucu.

kolay olmadı kemalizmin yerleştirdiği sağlam taşları söküp çıkarmak, oysa sadece 1923-1938 ile sınırlı bir dönemdir. 70 yıldır bu ülkede atatürkçüyüm diyen de, diyemeyen de azimle kemalist ilkeleri uygulamayarak ve uygulamayacaklarına dair gizli sözler vererek bir yerlere geldiler. fakat az kaldı, geldikleri nokta hiç de fena değil. askeri, ekonomik, siyasal anlamda bağımsız gibi görünen ama dışa bağımlı, henüz toprak kaybetmemiş ama her an kaybedebilecekmiş hissi veren, ne boğazlarına *, ne de gümrüklerine * hakim olabilen, milli üretimi-milli sanayisi ** * olmayan, milli politikaları olmayan **, dünya kadar borcu olan **, küreselleşme gazıyla uydulaşan ve sömürgeleşen, ormanlarını yakan, milli eğitimi bile olmayan ama şanslıyız ki komünizm tehlikesinden daima korunmuş bir ülkeyiz. milli birlik ve beraberlik ise ulusalcılar, islamcılar, kürtler, türkler düzeyine indirgenmiş durumda.

çoğunluğu müslüman ve türk olan bir ülkede dinsel ve etnik çatışma yaratmak zor iş olsa gerek ama görüldüğü gibi imkansız değil, cahil bırakınca kendiliğinden oluyor.

5 Ağustos 2008 Salı

çocukların telaffuz hataları

dondurma - dibaba (3-4)
cola - kika (3-4)
barfiks - bardiks (7)
gofret - gofter (5)
bazen - bazenleri (7)
bilir - biler (7)
tiramisu - piramisu (7)

derman arardım derdime, derdim bana derman imiş

niyazi mısri'ye ait. ben türküsünü dinledim de keşfettim, kayıt arama çalışmalarım devam ediyor. bulunca linki eklerim:

derman arardım derdime
derdim bana derman imiş
burhan arardım aslıma
aslım bana burhan imiş

sağ u solum gözler idim
dost yüzünü görsem deyu
ben taşrada arar idim
ol can içinde can imiş

öyle sanırdım ayriyem
dost gayridir ben gayriyem
benden görüp işideni
bildim ki ol canan imiş

savm u salat u haccile
sanma biter zahid işin
insan-ı kamil olmağa
lazım olan irfan imiş

kanden gelir yolun senin
ya kande varır menzilin
nerden gelip gittiğini
anlamayan hayvan imiş

mürşid gerektir bildire
hakkı sana hakkel-yakin
mürşidi olmayanların
bildikleri güman imiş

her mürşide dil verme
kim yolunu sarpa oğratır
mürşidi kamil olanın
gayet yolu asan imiş

anla heman bir söz dürür
yokuş değildir düz dürür
alem kamu bir yüz dürür
gören anı hayran imiş

işit niyazi'nin sözün
bir nesne örtmez hak yüzün
hak'tan ayan bir nesne yok
gözsüzlere pünhan imiş