87. sone
hoşça kal! değerin çok yüksek, tutamam seni,
biliyorum kendine ne paha biçtiğini;
özgürlüğe kavuştun alıp değer belgeni,
iptal ettik sendeki hakkimin senedini
"nasıl tutarım seni, sağlamadan iznini,
neyim var hak edecek senin zenginliğini,
bu essiz armağana kim layık görür beni?"
bana verilmiş berat, donup buldu vereni.
sen vermiştin kendini, bilmeden değerini
ya da bana vermekle hata işlediğini,
bir yanlış anlamanın sonucu hediyeni;
ama, o yine buldu hatayı düzelteni
sen benimdin: rüyanın görkemleriyle doldum.
ben uykuda sultandım, uyanınca hic oldum
...
Bazen
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar-gider, koşsan da tutamazsın...
...
"serçenin ölmesinde bile bir bildigi vardir kaderin. simdi olacaksa bir sey yarina kalmaz, yarina kalacaksa bugün olmaz. bütün mesele hazir olmakta. madem hiçbir insan birakip gidecegi seyin gerçekten sahibi olmamis, erken birakmis ne çikar, ne olacaksa olsun!" hamlet
...
Korkuyorum
Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...
...
15 Kasım 2009 Pazar
1 Kasım 2009 Pazar
each man kills the thing he loves
...
her insan öldürür gene de sevdiğini
bu böyle bilinsin herkes tarafından,
kiminin ters bakışından gelir ölüm,
kiminin iltifatindan,
korkağın öpücüğünden,
cesurun kılıcından!
kimisi aşkını gençlikte öldürür,
yaşını başını almışken kimi;
biri şehvetin elleriyle boğazlar,
birinin altındır elleri,
yumuşak kalpli, bıçak kullanır
çünkü ceset soğur hemen.
kimi pek az sever, kimi derinden,
biri müşteridir, diğeri satıcı;
kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
kiminden ne bir ah, ne bir figan:
çünkü her insan öldürür sevdiğini,
gene de ölmez insan.
...
oscar wilde (reading zindanı balladı'ndan)
...
yet each man kills the thing he loves,
by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word.
the coward does it with a kiss,
the brave man with a sword!
some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold
some love too little, some too long,
some sell and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.
...
her insan öldürür gene de sevdiğini
bu böyle bilinsin herkes tarafından,
kiminin ters bakışından gelir ölüm,
kiminin iltifatindan,
korkağın öpücüğünden,
cesurun kılıcından!
kimisi aşkını gençlikte öldürür,
yaşını başını almışken kimi;
biri şehvetin elleriyle boğazlar,
birinin altındır elleri,
yumuşak kalpli, bıçak kullanır
çünkü ceset soğur hemen.
kimi pek az sever, kimi derinden,
biri müşteridir, diğeri satıcı;
kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
kiminden ne bir ah, ne bir figan:
çünkü her insan öldürür sevdiğini,
gene de ölmez insan.
...
oscar wilde (reading zindanı balladı'ndan)
...
yet each man kills the thing he loves,
by each let this be heard,
some do it with a bitter look,
some with a flattering word.
the coward does it with a kiss,
the brave man with a sword!
some kill their love when they are young,
and some when they are old;
some strangle with the hands of lust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold
some love too little, some too long,
some sell and others buy;
some do the deed with many tears,
and some without a sigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.
...
20 Ekim 2009 Salı
fight club
bizler tarihin ortanca çocuklarıyız.
bizim neslimiz büyük savaşı veya buhranı yaşamadı.
bizim savaşımız ruhani bir savaş.
bizim buhranımız kendi hayatlarımız.
Tyler Durden: Man, I see in fight club the strongest and smartest men who've ever lived. I see all this potential, and I see squandering. God damn it, an entire generation pumping gas, waiting tables; slaves with white collars. Advertising has us chasing cars and clothes, working jobs we hate so we can buy shit we don't need. We're the middle children of history, man. No purpose or place. We have no Great War. No Great Depression. Our Great War's a spiritual war... our Great Depression is our lives. We've all been raised on television to believe that one day we'd all be millionaires, and movie gods, and rock stars. But we won't. And we're slowly learning that fact. And we're very, very pissed off.
bizim neslimiz büyük savaşı veya buhranı yaşamadı.
bizim savaşımız ruhani bir savaş.
bizim buhranımız kendi hayatlarımız.
Tyler Durden: Man, I see in fight club the strongest and smartest men who've ever lived. I see all this potential, and I see squandering. God damn it, an entire generation pumping gas, waiting tables; slaves with white collars. Advertising has us chasing cars and clothes, working jobs we hate so we can buy shit we don't need. We're the middle children of history, man. No purpose or place. We have no Great War. No Great Depression. Our Great War's a spiritual war... our Great Depression is our lives. We've all been raised on television to believe that one day we'd all be millionaires, and movie gods, and rock stars. But we won't. And we're slowly learning that fact. And we're very, very pissed off.
19 Ekim 2009 Pazartesi
om tat sat
29 Eylül 2009 Salı
Spirited Away

“Çocukların ruhlarının geçmiş nesillerden gelen tarihi hatıraların varisçileri olduğuna inanıyorum. Bu yüzden onlar büyüdükçe ve deneyimleri arttıkça, bu hatıralar daha da aşağılara iniyor. İşte bu derinlik seviyesinde film yapmaya ihtiyacım olduğunu hissediyorum.“ demiş Hayao Miyazaki.
10 yaşında bir kız çocuğunun ailesini kurtarma cesareti, yedikleri yüzünden domuza dönüşen ebeveynler, bir sürü başka metafor ve miyazaki'nin bütün filmleri gibi çizgi filmin ötesinde ama çizgi film olma sadeliğinde ve sevimliliğinde olan eseri.
3 Haziran 2009 Çarşamba
girişimcilik mi, girişmek mi?
"türkiye'de müthiş bir girişimci ruhu var, deli bir cesaret var. şehirlerarası otobüsler, şehir içi minibüsçüler. bunlar dünyanın hiçbir yerinde yok."
fiba holding yönetim kurulu başkanı hüseyin özyeğin, tusiad tarafından düzenlenen girişimcilik kongresinde, 'girişimciliği' açıklarken (radikal/özlü söz-416)
türkiye'de sosyal devlet anlayışı ile şehirler planlanmadığı için, tren/metro gibi ucuz ve güvenli seyahat yolları için altyapı geliştirilmediği için; otopark mafyası, dolmuş mafyası, taksi mafyası, bir anda en lüks/en pahalı ve peşin parayla en az 50 otobüs alıp kurulan, kimsenin önceden tanımadığı otobüs şirketleri devletin bıraktığı boşluğu doldurur, bir holding patronu da buna girişimcilik der.
neyse, asıl konuya dönersek gerçek şudur ki türkiye'de yeni kurulan bir işletmenin başarı oranı %10. malesef türk insanı girişimcilik ruhuna fazlasıyla sahip fakat başarılı değil. (istatistiklere yansımamış olsa da reel olarak ilk 1 yıl içinde kapanan küçük işyeri oranının %80 lerde olduğu biliniyor, sermayenin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak süre uzuyor.)
hiç bir konuda uzman olmayan ama koyun ekonomisi konusunda cin fikirlere sahip girişimcilerimiz aynı cadde üstünde 5. açık parfüm dükkanını/simit fırınını/güzellik salonunu/halı mağazasını vb. açmaktan hiç çekinmez, 6 aylık sermayeyi/bütün birikimini cebine koyar, yoksa banka kredisi alır, evini ipotek ettirir, kervan yolda dizilir hesabı yola koyulur. 6 ayın sonunda kirayı ödeyemez hale gelir, depresyona girer, hatta cinnet geçirip, bütün aileyi kurşuna dizer, sonuncuyu kendine ayırarak. vergi levhası 1 aylık işletme sahiplerini banka şubelerinde kredi kuyruğunda görebilirsiniz, hem de aynı anda 2 krediye başvururken. bir de çoğunun ilk yaptıkları şey lüks ofisler kurup, güzel bir sekreter işe almaktır, dost başa düşman ayağa bakar hesabı. maalesef vahşi ormanda işler böyle yürümüyor. swot, fizibilite, pazar araştırması, iş planı bilmek için işletme okumaya gerek yok, çünkü mantıkları basit. ilkokul mezunu olup bunları gayet güzel uygulamasını bilmiş işyeri sahiplerini etrafınızda görebilirsiniz. bu insanları yeni bir iş kurmaya ikna etmeye çalışın bakalım, öyle doğru sorular sorarlar ki aklınızdan şüphe edersiniz. yeni girişimci kendini iyi senaryoya değil kötü senaryoya hazırlasa... sadece bu mantık bile başarı oranını yükseltecektir. bir de havuza atlamadan önce biraz yüzme öğrenmek lazım, "belki boğulmam" ya da "nasılsa biri beni kurtarır" fazla iyimser bir vizyon. allah yardım etmiyor çünkü, böyle zamanlarda "ders alsın dangalak, ya da boğulsun başkaları ders alsın" diyor yukarıdaki. holding patronumuz bir konuda haklı o da "deli bir cesaret bu", başka bir şey değil.
http://www.metutech.metu.edu.tr/tkbs/forum/index.php?dil=TR&sayfa=2
auro, 16.12.2007
fiba holding yönetim kurulu başkanı hüseyin özyeğin, tusiad tarafından düzenlenen girişimcilik kongresinde, 'girişimciliği' açıklarken (radikal/özlü söz-416)
türkiye'de sosyal devlet anlayışı ile şehirler planlanmadığı için, tren/metro gibi ucuz ve güvenli seyahat yolları için altyapı geliştirilmediği için; otopark mafyası, dolmuş mafyası, taksi mafyası, bir anda en lüks/en pahalı ve peşin parayla en az 50 otobüs alıp kurulan, kimsenin önceden tanımadığı otobüs şirketleri devletin bıraktığı boşluğu doldurur, bir holding patronu da buna girişimcilik der.
neyse, asıl konuya dönersek gerçek şudur ki türkiye'de yeni kurulan bir işletmenin başarı oranı %10. malesef türk insanı girişimcilik ruhuna fazlasıyla sahip fakat başarılı değil. (istatistiklere yansımamış olsa da reel olarak ilk 1 yıl içinde kapanan küçük işyeri oranının %80 lerde olduğu biliniyor, sermayenin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak süre uzuyor.)
hiç bir konuda uzman olmayan ama koyun ekonomisi konusunda cin fikirlere sahip girişimcilerimiz aynı cadde üstünde 5. açık parfüm dükkanını/simit fırınını/güzellik salonunu/halı mağazasını vb. açmaktan hiç çekinmez, 6 aylık sermayeyi/bütün birikimini cebine koyar, yoksa banka kredisi alır, evini ipotek ettirir, kervan yolda dizilir hesabı yola koyulur. 6 ayın sonunda kirayı ödeyemez hale gelir, depresyona girer, hatta cinnet geçirip, bütün aileyi kurşuna dizer, sonuncuyu kendine ayırarak. vergi levhası 1 aylık işletme sahiplerini banka şubelerinde kredi kuyruğunda görebilirsiniz, hem de aynı anda 2 krediye başvururken. bir de çoğunun ilk yaptıkları şey lüks ofisler kurup, güzel bir sekreter işe almaktır, dost başa düşman ayağa bakar hesabı. maalesef vahşi ormanda işler böyle yürümüyor. swot, fizibilite, pazar araştırması, iş planı bilmek için işletme okumaya gerek yok, çünkü mantıkları basit. ilkokul mezunu olup bunları gayet güzel uygulamasını bilmiş işyeri sahiplerini etrafınızda görebilirsiniz. bu insanları yeni bir iş kurmaya ikna etmeye çalışın bakalım, öyle doğru sorular sorarlar ki aklınızdan şüphe edersiniz. yeni girişimci kendini iyi senaryoya değil kötü senaryoya hazırlasa... sadece bu mantık bile başarı oranını yükseltecektir. bir de havuza atlamadan önce biraz yüzme öğrenmek lazım, "belki boğulmam" ya da "nasılsa biri beni kurtarır" fazla iyimser bir vizyon. allah yardım etmiyor çünkü, böyle zamanlarda "ders alsın dangalak, ya da boğulsun başkaları ders alsın" diyor yukarıdaki. holding patronumuz bir konuda haklı o da "deli bir cesaret bu", başka bir şey değil.
http://www.metutech.metu.edu.tr/tkbs/forum/index.php?dil=TR&sayfa=2
auro, 16.12.2007
18 Mart 2009 Çarşamba
serendipity
güzel bir kelime.
penisilinden viagraya kadar bir sürü şeyin ortaya çıkış şekli.
türkçe karşılığı yok. tesadüf ya da şans eseri demek yetersiz kalıyor.
bir gün bir otobüse binip, sınava giderken, hesap makinasını unuttuğunu anlayan, panikleyen bir genç kızın "hesap makinası olan var mı?" diye otobüsün içine seslenmesi, birisinin cebinden çıkarıp uzatması ve hesap makinasının yanında hayatının aşkını da bulması gibi...
aradığından başka bir şeyi, aradığın şey vesilesiyle bulmak, bulduğunun görünürde aramadığın ama asıl ihtiyacın olan bir şey olması, yani acaip bir durum...
"In the field of observation, chance favours only the prepared mind." Louis Pasteur
"Serendipity. Look for something, find something else, and realize that what you've found is more suited to your needs than what you thought you were looking for." Lawrence Block
"Serendipity is the faculty of finding things we did not know we were looking for." Glauco Ortolano (2008)
wu wei ile kardeş gibiler...
penisilinden viagraya kadar bir sürü şeyin ortaya çıkış şekli.
türkçe karşılığı yok. tesadüf ya da şans eseri demek yetersiz kalıyor.
bir gün bir otobüse binip, sınava giderken, hesap makinasını unuttuğunu anlayan, panikleyen bir genç kızın "hesap makinası olan var mı?" diye otobüsün içine seslenmesi, birisinin cebinden çıkarıp uzatması ve hesap makinasının yanında hayatının aşkını da bulması gibi...
aradığından başka bir şeyi, aradığın şey vesilesiyle bulmak, bulduğunun görünürde aramadığın ama asıl ihtiyacın olan bir şey olması, yani acaip bir durum...
"In the field of observation, chance favours only the prepared mind." Louis Pasteur
"Serendipity. Look for something, find something else, and realize that what you've found is more suited to your needs than what you thought you were looking for." Lawrence Block
"Serendipity is the faculty of finding things we did not know we were looking for." Glauco Ortolano (2008)
wu wei ile kardeş gibiler...
12 Mart 2009 Perşembe
pancake - 2
orijinal olarak waffle tarifi. deneyince, kötü bir waffle, iyi bir pancake tarifi olduğuna karar verdim. önceki pancake reçetesinden daha başarılı ama daha uğraştırıcı olduğundan eskisini silmedim.
1/2 bardak ılık suda 1/2 paket kuru maya eritilir
yarım bardak erimiş tereyağı
1/2 çay kaşığı tuz
1 kaşık sıvı yağ
vanilya
2 bardak süt
1,5 bardak su
4 yumurta sarısı
1/2 bardak şeker (+/- 2 kaşık)
karıştırılır.
4 bardak elenmiş una maya ve sıvı karışımı eklenir.
yumurta akları çırpılıp hamura karıştırılır.
1 saat bekletilir, 4 kez karıştırılır.
çok az yağlanmış ya da yağsız teflon tavada pişirilir.
oldukça fazla miktarda olması korkutmasın.
üzeri kapatılıp buzdolabında saklanabilir.
bekleyen hamurun daha güzel olduğunu peşinen söylemeliyim, çünkü
buzdolabında da mayalanmaya devam ediyor.
bekledikçe güzelleşiyor.
1/2 bardak ılık suda 1/2 paket kuru maya eritilir
yarım bardak erimiş tereyağı
1/2 çay kaşığı tuz
1 kaşık sıvı yağ
vanilya
2 bardak süt
1,5 bardak su
4 yumurta sarısı
1/2 bardak şeker (+/- 2 kaşık)
karıştırılır.
4 bardak elenmiş una maya ve sıvı karışımı eklenir.
yumurta akları çırpılıp hamura karıştırılır.
1 saat bekletilir, 4 kez karıştırılır.
çok az yağlanmış ya da yağsız teflon tavada pişirilir.
oldukça fazla miktarda olması korkutmasın.
üzeri kapatılıp buzdolabında saklanabilir.
bekleyen hamurun daha güzel olduğunu peşinen söylemeliyim, çünkü
buzdolabında da mayalanmaya devam ediyor.
bekledikçe güzelleşiyor.
11 Mart 2009 Çarşamba
krishnamurti - truth is a pathless land
"Sevgili ile ne demek istediğimi soruyorlar. Açıklayayım, siz istediğiniz gibi anlayın. Benim için O, Krishna, Kuthumi, Maitreya, Buda... Bunların hepsi, ama hepsinin biçiminin ötesinde. Ne ad verdiğiniz ne fark eder ki? Benim Sevgilim gökler, çiçekler, her bir insan. Ben Sevgilimle birleştim… ve siz Onu her bir hayvanda, her bitkide, acı çeken her insanda göremedikçe anlayamayacaksınız.”
Yazdıkları ve söyledikleri onu eğitmiş olanların ve kurtarıcı olmasını isteyenlerin bekledikleri yazılar ve sözler değildi. Onun başkaldırdığını söylediler. Krishnamurti Life in Freedom (Özgür Yaşam) adlı kitabında şöyle yazıyordu: “Her şeye başkaldırıyorum. Başka insanların kendilerini üzerimde yetke saymalarına, başkaları tarafından eğitilmeye, başkalarının bildiklerini bana kabul ettirmeye çalışmalarına başkaldırıyorum. Kendim bulmadıkça hiçbir şeyi doğru kabul etmiyorum. Başkalarının benden farklı düşünmesine karşı değilim, ama onların bana düşüncelerini, yaşamla ilgili görüşlerini zorla kabul ettirmeye çalışmalarına katlanamıyorum. Daha küçük bir çocukken de başkaldırıyordum. Dinliyor, izliyor, ama bir yandan da sözlerin yanılsamasının ardındaki hakikati arıyordum.”
Krishnamurti 1929 yılında 34 yaşındayken kendisine yüklenen kurtarıcı imgesini büyük bir kararlılıkla yadsıyarak Doğu Yıldızı Örgütü’nü dağıttığını açıkladı. Ommen’de 3000 örgüt üyesinin önünde yaptığı konuşma radyodan da binlerce kişi tarafından dinleniyordu. Krishnamurti sayıları o tarihte 60.000′e varan üyeye şöyle sesleniyordu: “Hakikat ülkesinin yolu yoktur ve ona ne olursa olsun hiçbir yolla, hiçbir dinle, hiçbir mezheple ulaşamazsınız… Ben hiçbir tinsel örgütün üyesi olmak istemiyorum; lütfen bunu anlayın… Eğer bu amaçla örgüt kurulacak olursa, bir engel, zayıflık, köstek halini alır ve bireyi sakatlar, onun büyümesini, özgün biri olmasını engeller, oysa bu, insanın saltık, koşulsuz hakikati keşfetmesinde temeldir… Şimdi başka örgütler kurabilir, başka birinin sizi kurtarmasını bekleyebilirsiniz. Ben bununla ilgilenmiyorum, kendinize yeni kafesler örüp bu kafesleri yeni biçimlerde süslemenizle de ilgilenmiyorum. Benim tek ilgilendiğim insanı kesin olarak, koşulsuz olarak özgürleştirmek.”
Krishnamurti bu konuşmayla yalnızca örgütü dağıtmakla kalmamış, Theosophical Society üyelerini de şaşkınlık içinde bırakmıştı. Kendisinin gelecekte yapacağı işler için toplanan büyük paraları ve dünyanın çeşitli yerlerinde armağan edilen arazileri geri dağıttı ve yaşamının geri kalanını dünyanın pek çok yerinde konuşmalar yaparak geçirdi. Artık konuşmalarında hiçbir dine, geleneğe, düşünce akımına bağlı değildi. Ders vermekten çok dinleyenlerin kendilerini sorgulamaları, söylenenlere körü körüne inanmak yerine kalplerinin derinliklerine bakmaları ve kendi varlıklarının hakikatini bulmaları gerektiğini vurguladı.
Eğitim Krishnamurti için en önemli konulardan biriydi. Genç insanların ırk, ulusçuluk, din, dogma, gelenek, sanı gibi koşullanmalarını görmelerini, bilinçlerinde bir dönüşüm yaşamaları durumunda bütünüyle zeki insanlar olabileceklerini ve doğru eylemde bulunabileceklerini düşünüyordu. Önyargısı ve koşullanmaları olan bir zihin ona göre asla özgür olamazdı. Krishnamurti dünyanın çeşitli ülkelerinde, insanların mekanik, teknolojik araçlara dönüşmek yerine korkusuzca, karmaşa yaşamayan özgür bireyler olarak yaşamı anlayabilecekleri okullar açtı.
Krishnamurti ömrünün sonuna dek sohbetlerini sürdürdü, insanlarla bir öğretmen, bir guru olarak değil, bir dost olarak konuştu. 90 yaşında bile gezilerine, sohbetlerine ara vermedi. Dinleyicilerinin öğrenmesini umduğu her şeyi kendisi yaşadı. 1985 yılının sonlarında rahatsızlandı. 17 Şubat 1986 tarihinde Kaliforniya’nın Ojai bölgesinde bir hastanede 91 yaşında öldü. Ölmeden önce “Ben sıradan bir insanım, beni sıradan bir biçimde uğurlayın” demişti; bedeni yakıldı ve mezarının üstüne tapınak dikilmemesi amacıyla külleri en sevdiği yerlere serpildi.
Krishnamurti’nin yaşamı boyunca yaydığı sevgi bugün de insanlığın kalbinde ve zihninde yaşamaktadır.
---------------------------------------
Daha Yüksek Bilinç Düzeylerine Ulaşmak
"Mutlu olmak her bireyin en yüksek hedefidir.
Böyle bir hedefe ulaşabilen pek az kişi, aslında ulaşılacak bir hedef olmadığını,
ancak yolculuğun her bir anının büyük bir keyif ve tatmin demek olduğunu anlamış olanlardır.
Hayatı bu şekilde algılamak kolay değildir;
bu öğreti günlük yaşantımıza katılıp uygulanabilir de değildir.
Tam aksine, hayatı daha yüksek bir bilinç düzeyinden algılayan kişinin
gayret sarf etmeksizin olan tutumudur. Hayat böyle bir kişi için cennet gibidir.
Mutluluk, iç dünyayı tatmin etme sanatının gelişmesine dayanır,
bu da dış dünyaya bolluk, sağlık ve ilişkilerde sevgi olarak yansır.
Dış dünyamız, iç dünyamızın yansımasından başka bir şey değildir.
Öyle ise iç dünyamızdaki değişimi tetikleyen nedir?
Yaşantımızın tüm yönlerinde içsel tatmini ve dolayısıyla da büyümeyi nasıl elde edebiliriz?
Hiçbir öğreti veya doktrin bizi o aşamaya ulaştırmaz.
Gerçek değişim bilinç düzeyindeki yükselme sayesinde meydana gelir."
Amin
Yazdıkları ve söyledikleri onu eğitmiş olanların ve kurtarıcı olmasını isteyenlerin bekledikleri yazılar ve sözler değildi. Onun başkaldırdığını söylediler. Krishnamurti Life in Freedom (Özgür Yaşam) adlı kitabında şöyle yazıyordu: “Her şeye başkaldırıyorum. Başka insanların kendilerini üzerimde yetke saymalarına, başkaları tarafından eğitilmeye, başkalarının bildiklerini bana kabul ettirmeye çalışmalarına başkaldırıyorum. Kendim bulmadıkça hiçbir şeyi doğru kabul etmiyorum. Başkalarının benden farklı düşünmesine karşı değilim, ama onların bana düşüncelerini, yaşamla ilgili görüşlerini zorla kabul ettirmeye çalışmalarına katlanamıyorum. Daha küçük bir çocukken de başkaldırıyordum. Dinliyor, izliyor, ama bir yandan da sözlerin yanılsamasının ardındaki hakikati arıyordum.”
Krishnamurti 1929 yılında 34 yaşındayken kendisine yüklenen kurtarıcı imgesini büyük bir kararlılıkla yadsıyarak Doğu Yıldızı Örgütü’nü dağıttığını açıkladı. Ommen’de 3000 örgüt üyesinin önünde yaptığı konuşma radyodan da binlerce kişi tarafından dinleniyordu. Krishnamurti sayıları o tarihte 60.000′e varan üyeye şöyle sesleniyordu: “Hakikat ülkesinin yolu yoktur ve ona ne olursa olsun hiçbir yolla, hiçbir dinle, hiçbir mezheple ulaşamazsınız… Ben hiçbir tinsel örgütün üyesi olmak istemiyorum; lütfen bunu anlayın… Eğer bu amaçla örgüt kurulacak olursa, bir engel, zayıflık, köstek halini alır ve bireyi sakatlar, onun büyümesini, özgün biri olmasını engeller, oysa bu, insanın saltık, koşulsuz hakikati keşfetmesinde temeldir… Şimdi başka örgütler kurabilir, başka birinin sizi kurtarmasını bekleyebilirsiniz. Ben bununla ilgilenmiyorum, kendinize yeni kafesler örüp bu kafesleri yeni biçimlerde süslemenizle de ilgilenmiyorum. Benim tek ilgilendiğim insanı kesin olarak, koşulsuz olarak özgürleştirmek.”
Krishnamurti bu konuşmayla yalnızca örgütü dağıtmakla kalmamış, Theosophical Society üyelerini de şaşkınlık içinde bırakmıştı. Kendisinin gelecekte yapacağı işler için toplanan büyük paraları ve dünyanın çeşitli yerlerinde armağan edilen arazileri geri dağıttı ve yaşamının geri kalanını dünyanın pek çok yerinde konuşmalar yaparak geçirdi. Artık konuşmalarında hiçbir dine, geleneğe, düşünce akımına bağlı değildi. Ders vermekten çok dinleyenlerin kendilerini sorgulamaları, söylenenlere körü körüne inanmak yerine kalplerinin derinliklerine bakmaları ve kendi varlıklarının hakikatini bulmaları gerektiğini vurguladı.
Eğitim Krishnamurti için en önemli konulardan biriydi. Genç insanların ırk, ulusçuluk, din, dogma, gelenek, sanı gibi koşullanmalarını görmelerini, bilinçlerinde bir dönüşüm yaşamaları durumunda bütünüyle zeki insanlar olabileceklerini ve doğru eylemde bulunabileceklerini düşünüyordu. Önyargısı ve koşullanmaları olan bir zihin ona göre asla özgür olamazdı. Krishnamurti dünyanın çeşitli ülkelerinde, insanların mekanik, teknolojik araçlara dönüşmek yerine korkusuzca, karmaşa yaşamayan özgür bireyler olarak yaşamı anlayabilecekleri okullar açtı.
Krishnamurti ömrünün sonuna dek sohbetlerini sürdürdü, insanlarla bir öğretmen, bir guru olarak değil, bir dost olarak konuştu. 90 yaşında bile gezilerine, sohbetlerine ara vermedi. Dinleyicilerinin öğrenmesini umduğu her şeyi kendisi yaşadı. 1985 yılının sonlarında rahatsızlandı. 17 Şubat 1986 tarihinde Kaliforniya’nın Ojai bölgesinde bir hastanede 91 yaşında öldü. Ölmeden önce “Ben sıradan bir insanım, beni sıradan bir biçimde uğurlayın” demişti; bedeni yakıldı ve mezarının üstüne tapınak dikilmemesi amacıyla külleri en sevdiği yerlere serpildi.
Krishnamurti’nin yaşamı boyunca yaydığı sevgi bugün de insanlığın kalbinde ve zihninde yaşamaktadır.
---------------------------------------
Daha Yüksek Bilinç Düzeylerine Ulaşmak
"Mutlu olmak her bireyin en yüksek hedefidir.
Böyle bir hedefe ulaşabilen pek az kişi, aslında ulaşılacak bir hedef olmadığını,
ancak yolculuğun her bir anının büyük bir keyif ve tatmin demek olduğunu anlamış olanlardır.
Hayatı bu şekilde algılamak kolay değildir;
bu öğreti günlük yaşantımıza katılıp uygulanabilir de değildir.
Tam aksine, hayatı daha yüksek bir bilinç düzeyinden algılayan kişinin
gayret sarf etmeksizin olan tutumudur. Hayat böyle bir kişi için cennet gibidir.
Mutluluk, iç dünyayı tatmin etme sanatının gelişmesine dayanır,
bu da dış dünyaya bolluk, sağlık ve ilişkilerde sevgi olarak yansır.
Dış dünyamız, iç dünyamızın yansımasından başka bir şey değildir.
Öyle ise iç dünyamızdaki değişimi tetikleyen nedir?
Yaşantımızın tüm yönlerinde içsel tatmini ve dolayısıyla da büyümeyi nasıl elde edebiliriz?
Hiçbir öğreti veya doktrin bizi o aşamaya ulaştırmaz.
Gerçek değişim bilinç düzeyindeki yükselme sayesinde meydana gelir."
Amin
13 Şubat 2009 Cuma
başörtülü yarı çıplaklardan geçilmiyor
inançla tesettüre girmiş olanlarla, geçer akçe durumlarından tesettürlenmiş olanların 1 km uzaktan bile belli olmasının mide bulandırıcılığını anlatan bir yazı. tesettür kararını hayatına geçirmiş ve bu fedakarlığı inancı için yapan insanların oluşan görüntülerden daha fazla tiksinti duyması o kadar doğal ki bu tepkinin zamanla artmasını bekliyorum. çünkü son 10 yılda sayıları arttı bu fast-hidayet ermişlerinin ve sokaklar gizli bir erotizm ile örtülü bir dekoltenin yarıştığı şık hanımlarla doldu. bu şık hanımlar büyük ve pahalı arabalara terfi ettiler, daha büyük ve güzel evlere taşındılar, mücevherleri büyüdü, çocukları cemaatlerinin özel okullarına gitmeye başladı. saçlarını kapatmanın karşılığında daha lüks bir yaşam ve geçerli/güçlü bir gruba ait olma rahatlığı elde ettiler. inanarak ve dört dörtlük tesettür yaşayanlar ise mideleri daha fazla bulanarak bakakaldılar bu manzaralara. cumhurbaşkanının kızı evlendi ve büyük bir sahnede göğüslerinin ölçüsünü ve belinin inceliğini görmemize izin veren güzel gelinliği ile salınıverdi, saçlarını kapatmak güzelliğinden hiç bir şeyi alamamıştı. çünkü bunu saklamak zaten hiç istememişti. kafasındaki komik şey sadece onun ait olduğu grubu sembolize eden bir bayraktı. bu bayrağı taşımak kadınlara düştü bu oyunda. erkeğin ise cuma ve bayram namazlarına teşrifi yeterli görüldü, bir bayrak taşımasına ihtiyaç duyulmadı, hatta saçına jöle sürmesi veya boyaması sünnettir denildi. denize girerken bacaklarının görünmemesi gerekiyor bir de, bir erkeğin en erotik bölgesi belden yukarısı olsa da...
auro, 20.10.2007
inançla tesettüre girmiş olanlarla, geçer akçe durumlarından tesettürlenmiş olanların 1 km uzaktan bile belli olmasının mide bulandırıcılığını anlatan bir yazı. tesettür kararını hayatına geçirmiş ve bu fedakarlığı inancı için yapan insanların oluşan görüntülerden daha fazla tiksinti duyması o kadar doğal ki bu tepkinin zamanla artmasını bekliyorum. çünkü son 10 yılda sayıları arttı bu fast-hidayet ermişlerinin ve sokaklar gizli bir erotizm ile örtülü bir dekoltenin yarıştığı şık hanımlarla doldu. bu şık hanımlar büyük ve pahalı arabalara terfi ettiler, daha büyük ve güzel evlere taşındılar, mücevherleri büyüdü, çocukları cemaatlerinin özel okullarına gitmeye başladı. saçlarını kapatmanın karşılığında daha lüks bir yaşam ve geçerli/güçlü bir gruba ait olma rahatlığı elde ettiler. inanarak ve dört dörtlük tesettür yaşayanlar ise mideleri daha fazla bulanarak bakakaldılar bu manzaralara. cumhurbaşkanının kızı evlendi ve büyük bir sahnede göğüslerinin ölçüsünü ve belinin inceliğini görmemize izin veren güzel gelinliği ile salınıverdi, saçlarını kapatmak güzelliğinden hiç bir şeyi alamamıştı. çünkü bunu saklamak zaten hiç istememişti. kafasındaki komik şey sadece onun ait olduğu grubu sembolize eden bir bayraktı. bu bayrağı taşımak kadınlara düştü bu oyunda. erkeğin ise cuma ve bayram namazlarına teşrifi yeterli görüldü, bir bayrak taşımasına ihtiyaç duyulmadı, hatta saçına jöle sürmesi veya boyaması sünnettir denildi. denize girerken bacaklarının görünmemesi gerekiyor bir de, bir erkeğin en erotik bölgesi belden yukarısı olsa da...
auro, 20.10.2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)